Osmanlı’da Kabotaj Nedir? Bir Felsefi Bakış
Osmanlı İmparatorluğu’nun denizlere olan ilgisi, tarihsel olarak sadece ekonomik ya da politik bir mesele değil, aynı zamanda derin felsefi sorulara da işaret etmektedir. Bu bağlamda, kabotaj hakkı – bir ülkenin kendi kara sularında taşıma yapma yetkisi – aslında bir toplumun varlık biçimini, bilgiye ve hakka bakışını şekillendiren önemli bir fenomendir. Kabotaj, denizlerin sadece bir ulaşım yolu olarak değil, aynı zamanda toplumların epistemolojik ve ontolojik düzeyde varlıklarını nasıl tasavvur ettiklerini, özgürlüklerini ve egemenliklerini nasıl tanımladıklarını da ortaya koyar. Osmanlı’da kabotaj uygulamasının derinliklerine inmek, hem tarihsel bir olguya hem de felsefi bir anlayışa açılan bir kapıdır.
Kabotaj ve Ontolojik Perspektif
Ontoloji, varlık felsefesi olarak bilinir. Varlığın doğası, özleri ve kendiliği üzerine düşünür. Osmanlı’da kabotaj, bir tür varlık hakkıydı. Bu hak, sadece bir ulusun değil, aynı zamanda o ulusun denizle olan ilişkisinin ontolojik bir yansımasıydı. Osmanlı İmparatorluğu’nun denizcilik politikası, denizin sadece fiziksel bir alan olmadığını, aynı zamanda imparatorluğun gücünün, egemenliğinin ve kültürel kimliğinin bir tezahürü olduğunu kabul eder. Kabotaj hakkı, imparatorluğun içindeki egemenliğin denizle birleşen bir ifadesiydi. Denizin egemenliği, kabotajla birlikte yalnızca devletin değil, aynı zamanda bir halkın varlık biçimini de temsil ediyordu.
Kabotajın ontolojik bir boyutu, bir ülkenin sınırları içindeki deniz alanlarına olan hâkimiyetin, o ülkenin kimliğinin ayrılmaz bir parçası olmasıdır. Osmanlı, hem coğrafi hem de kültürel bir sınır olarak denizi bir yansıma olarak kabul etti. Bu düşünsel bakış açısına göre, bir devletin deniz üzerindeki hakları, sadece egemenlik için değil, aynı zamanda kültürel ve toplumsal varlıklarının ontolojik bir gereği olarak görülür.
Etik Perspektiften Kabotaj
Etik, doğru ve yanlışın, adaletin ve hakkın ne olduğunu sorgular. Kabotaj meselesi, etik açıdan oldukça derin bir tartışma alanı oluşturur. Osmanlı’da yabancı gemilerin kara sularında ticaret yapmasının engellenmesi, sadece ekonomik bir çıkar meselesi değil, aynı zamanda toplumsal adaletin sağlanmasına yönelik bir etik tercih olarak da görülebilir. Osmanlı, yabancı müdahalelerini sınırlayarak kendi halkının, kendi gemilerinin ekonomik refahını ve güvenliğini sağlamayı hedeflemiştir. Burada etik bir soruyla karşılaşırız: “Bir ulusun denizleri üzerindeki egemenliği, kendi halkının çıkarlarını savunmak adına diğer halkların özgürlüğünü kısıtlamak ne kadar adildir?” Bu sorunun cevabı, dönemin devlet anlayışına, egemenlik ilkesine ve denizcilik felsefesine göre değişiklik gösterebilir.
Osmanlı’da kabotaj, hem içkiyacıları hem de köylüyü, denizin nimetlerinden eşit şekilde faydalanabilmesi adına bir fırsat olarak düşünülse de, uygulamada yabancı gemilerin bu hakka sahip olmaması, etik açıdan bazı tartışmalara yol açtı. Ancak burada önemli olan, devletin kendi egemenliğini savunma amacının bir ölçüde etik bir sorumluluk olarak görülebilmesidir.
Epistemolojik Perspektiften Kabotaj
Epistemoloji, bilgi felsefesini ifade eder. Osmanlı’da kabotaj, bilgiye, denizler hakkında neye sahip olduğumuza ve bu bilgiyi nasıl kullandığımıza dair bir meseleydi. Bir denizci bilgisi, bir kültür bilgisi ve bir toplum bilgisi üretmekti. Kabotaj, aynı zamanda denizciliğin öğrenilmesi, bu bilgiyle nasıl hareket edilmesi gerektiğiyle ilgilidir. Osmanlı İmparatorluğu, hem doğuda hem batıda, denizler üzerinden yayılmayı amaçladığında, denizin coğrafyasını ve içindeki fırsatları anlamak çok önemli bir epistemolojik soruya dönüşüyordu: “Denizin derinliklerinde ne var?” Bu soruya verilen cevap, sadece bir strateji oluşturma meselesi değil, aynı zamanda toplumun dünya hakkında ne bildiği ve bu bilgiye nasıl sahip olduğu ile ilgilidir.
Osmanlı İmparatorluğu’ndaki kabotaj uygulamaları, deniz hakkında ne kadar bilgi edinildiği ve bu bilginin halkın yararına nasıl kullanılabileceğiyle doğrudan ilişkilidir. Bu durum, bilgiye olan erişimin ve bu bilgiyi kullanma şeklinin, Osmanlı toplumunun epistemolojik anlayışını nasıl şekillendirdiğini gösterir. Deniz, bu anlamda sadece bir ulaşım yolu değil, aynı zamanda sürekli olarak keşfedilen ve üzerinde varlık gösteren bir alan olarak bilgi üretim süreçlerinin parçasıdır.
Sonuç: Osmanlı’da Kabotaj, Varlık, Adalet ve Bilgi Arasındaki Denklemler
Osmanlı’da kabotaj uygulaması, felsefi açıdan yalnızca bir hukuki düzenleme değil, aynı zamanda varlık, etik ve bilgi üzerine derin bir tartışmayı barındıran bir mesele olarak karşımıza çıkmaktadır. Bir toplumun deniz üzerindeki hakları, sadece fiziki değil, ontolojik ve epistemolojik düzeyde de toplumsal varlık biçimlerini belirler. Kabotaj, bir halkın egemenliğini savunma, adaleti sağlama ve bilgiye dayalı hareket etme meselesidir. Ancak bu hakların kullanımı, başka halkların özgürlüklerine zarar verebilir mi? Bir ulusun denizleri üzerindeki egemenliği, halklarının çıkarlarını koruma adına ne kadar haklıdır? Osmanlı’dan günümüze, deniz üzerindeki hakların anlamı, felsefi düzeyde hala sorgulanmaya devam etmektedir.