Hayatın Örüntülerinde Kaybolan Bir Genç: Kayseri’de Bir Gün
Giriş: Sabahın Sessizliğinde Uyanmak
Kayseri’nin sabahları her zaman aynı. Hafif bir soğuk, bir tür sessizlik… Uykusuz bir gece geçirmiş olsam da, güne başladığımda ilk hissettiğim şey bu oluyor. Çayımı demlemeyi bir tür meditasyon gibi kabul ederim. Her sabah çayın üzerine eklediğim şekerin ölçüsü bile bir örüntüye dönüşmüş durumda. Fazla şekerli olur, ya da hep az… Aslında ne fark eder ki? İnsan kendini her gün biraz daha kaybolmuş hissediyor, biraz daha eksik. Ama bu bir döngü, bir örüntü. Aynı hareketleri tekrar tekrar yapıyorsun, hem de fark etmeden. Her şeyin bir düzene oturduğu bu sabahın ortasında, bana ait olmayan bir ses duydum. “Dışarıda yağmur yağıyor,” dedim içimden.
İlk Sahne: Çalışma Masamın Üzerindeki Çerçeveli Fotoğraf
Bir sabah işe gitmek üzere hazırlık yaparken masamda bir fotoğraf karesi gözüme takıldı. O fotoğraf, annemin bana doğum günümde hediye ettiği tek şeydi. Çerçevesinin köşesinde bir miktar toz vardı. Tozu silerken, geçmişimden bir örüntüye rastladım. Benim hayatımda hep en sevdiğim anlar fotoğraf karelerinde hapsolmuştu. Bir anlamda geçmişimi her gün tazeleyen bir döngüydü bu: eski fotoğrafları silip, yenilerini ekliyordum. Fotoğraf çerçevesiyle bu yüzden o kadar bağ kurabiliyordum. Aynı şekilde annemin bana her zaman “gülümse” demesi de artık bir alışkanlık haline gelmişti. Zamanla bunun hayatımın bir örüntüsü olduğunu fark ettim. Çerçevede zamanla sararan fotoğraf, bana hep geçmişin büyüsünü ve kaybolanları hatırlatıyordu.
İkinci Sahne: Sınıfta Hızla Geçen Zaman
Biraz daha erken bir saat, Kayseri’deki üniversitemde derslere katılmak için yola çıkmam gerekiyor. Ancak bu sabah çok farklı bir şey hissettim. Sabah güneşinin camdan vuran ışıkları yüzüme vuran sıcacık havada bir türlü dışarı çıkmak istemedim. O yüzden biraz daha geç kalkıp, sabah rutinimi bozmadan dersime hazırlanmayı tercih ettim. Derse gittiğimde, o sınıfın atmosferinde garip bir örüntü fark ettim. Hep aynı öğrenciler, aynı masalar, hatta aynı sırada oturan o insan. Öylece bakınca, dersin geçtiği mekan bana çok tanıdık geliyordu. Ama bir yandan da tüm bunlar nasıl oluyor? Ya da niye hala aynı her şey? Sınıfta her gün tekrarlanan bu durum bir anlamda zorla yapıldığına dair bir his veriyordu. Zaman geçiyor, ama bir şekilde her şey aynı kalıyor.
Sınıfta beni en çok etkileyen şeylerden biri, sürekli derse katılan ama hiç sesini çıkarmayan o arkadaşım. O kadar aynı kalıyordu ki, bazen “bugün de sesini duydum, aa” diyordum. O kişi hiç konuşmasa da, her dersin sonunda birlikte çıkıp aynı çayın kahvesini içiyorduk. Aramızda bir konuşma yoktu belki ama bir örüntüydü bu. Her defasında sıkılmadan, birbirimizi anlayarak bir arada olmak. Bazen “Neden biz burada sadece birlikte çay içiyoruz, konuştukça derinleşebiliriz” diye düşünüp, kayboluyordum. Ama dediğim gibi, her şeyin bir örüntüsü vardı. Bu örüntüler, her yeni günü bir öncekiyle aynı yapıyordu.
Üçüncü Sahne: Mahalledeki O Eski Fırın
Bir sabah, saatler öğleye yaklaşırken, işimi bitirip sokağa çıktım. Hava biraz dağılmış, güneş kendini iyice gösteriyordu. Her zaman gittiğim, eski fırının önünden geçtim. Fırının önündeki yazı aynıydı: “Bugün de taze ekmek var!” Kendi kendime düşündüm; sanki burada sadece ekmek değil, geçmişi de almak mümkündü. Neden diye sordum kendime? Çünkü yıllardır buradaydım ve her sabah geçerken bu fırın o kadar aşina geldi ki. Ekmeğin kokusu, rüzgarın yönü, her şey hep aynı. Hiç değişmiyor. Gidip her gün taze ekmek alıyorum, ama zamanla bu bir alışkanlık olmaktan öte, bir örüntüye dönüşüyor. Aynı ekmeği almak, o sabah çayı içmek, sabahın o soğuk anında yalnız olmayı sevmek… Bunlar hep birbirine bağlı.
Fırıncı teyzeyle göz göze geldim. Yıllardır aynı şekilde, aynı samimiyetle, hep aynı gülümsemeyle karşılıyordu beni. Hemen ekmek torbamı alıp ayrıldım, ama o an, bana her şeyin bir örüntü olduğunu fark ettirdi. Her gün aynı sabahın içine sıkışmışken, bazen sadece bir fırın bile, hayatın içindeki küçük ama derin örüntüleri gözler önüne seriyor.
Dördüncü Sahne: Geceyi Beklerken
Gün bitip geceye yöneldiğimizde, Kayseri’nin serinliği insanın içini soğutuyor. Geceyi geçirmek, yalnızlığı kendiyle paylaşmak bir yandan rahatlatıcı olsa da, bir yandan da biraz tedirgin edici olabiliyor. Her geceye aynı ritüellerle başlamak bir tür alışkanlık haline geliyor. Oysa günün yorgunluğu, o geceyi geçirmek için her şeyin bir ön hazırlık gibi olmasına sebep oluyor. Ama bu gece, içimde bir boşluk var. Bir his, bir beklenti… O kadar net bir şekilde bilmesem de, bu örüntüyle ilgili bir şey var. O boşluk, aynı zamanda benim içimde kaybolmuş bir umut, belki de kaybolmuş bir arzu. Yalnız geçireceğim bu gece de bir başka örüntü gibi geliyor. Ancak, bu sefer farklı bir şey var; bir değişiklik olacak gibi hissediyorum.
Sonuç: Hayatın Her Anında Bir Örüntü
Örüntüler hayatımızın her anında karşımıza çıkar. Hangi saatte kalktığımız, kimlerle konuştuğumuz, hangi yolda yürüdüğümüz, hatta hangi çayı içtiğimiz… Bunlar, bir tür alışkanlıklar, farkında olmadan kendimizi içine gömdüğümüz düzenler. Her şeyin bir sırası, bir ritmi var. Ve bu ritim, çoğu zaman bir örüntüye dönüşür. Kendi içimdeki örüntüyü anlamak, benim için bir tür keşifti. İnsanın kendini tanıması da biraz böyle. Her yeni günde, hayatın tekrarlayan döngüsünü çözmeye çalışıyoruz. Bu döngü bazen hayal kırıklığı yaratır, bazen de bizi ileriye taşır.
Ama her halükarda, yaşadığımız bu örüntüler, kim olduğumuzu, ne düşündüğümüzü ve hayatta ne istediğimizi anlamamıza yardımcı olur. Bir gün bu döngüyü kırmak, belki de hayatımızın en büyük keşfi olacaktır.